2 Aralık 2011 Cuma

Kıyaslama Arkadaşım!


Hayatımızın her alanında bizden daha iyileri ile karşılaşabilme olabilitemiz var. Bizden daha başarılı biri ile, bizimkinden daha iyi bir koca adayına sahip kişi ile, bizden daha varlıklı biri ile, konumu olanıkları yaşantısı bizim beklentilerimize uygun biri ile vs vs vs. (Ancak kime göre ne iyi orası çok başka bir mevzu tabi..) Bizlerde genelde, yapımız gereği herşeyin en iyisini yaşamak isteriz. Tatminsizlik, doyumsuzluk insanoğlunun oldum olası genlerinde var gibi... Elimizdekiler hiçbir zaman yetmez. Elde edildiği noktada verdiği haz, zaman içerisinde etkisi azalarak yok olur... İnsan elde edileni sindirir ve başka bir amaca yönelir. Böyle bir hengamenin içinde de arayışlarına bir başkasının sahip olduğu görünce içten içe bir kıskançlık hissi uyanır. Başlar kıyaslamaya, karşılaştırmaya... O nasıl o yere gelmiş, nasıl terfi etmiş, nasıl o parayı kazanıyor, sevgilisi ne kadarda ilgili, ailesi nasıl destek oluyor, çevresi ne kadar güçlü, kılığı kıyafeti ne kadarda düzgün bıla bıla bıla bıla bıla... Yaşantımızda, hep birtakım beklentiler içerisindeyizdir . İşim şöyle olsun, kocam böyle olsun, dostum şöyle, ailem böyle, evim şöyle, arabam böyle, çocuğum şöyle, böyle-şöyle-böyle-şöyle-böyle-şöyle... Beklentilerimizin olması oldukça normaldir. Hiçbir beklentimiz olmadan, yok carpe diem, yok oluruna-akışına bırakmamalıyız elbette yaşamı. Amma velakin beklentiler, reel boyutlarda olmalı. Beklentilerimiz, hayallerimiz ile sevişmemeli... Beklenti çıtasının çok yüksek olmasının da çok büyük zararları var... Sonuçların hüsranlığı kişiyi derinden burkuyor. Öncelikli olarak elimizdekilerle mutlu olmayı öğrenmemiz gerekiyor. Şükretmeyi bilmek altın kural! Hep gözümüzdeki daha iyilerle yapmış olduğumuz kıyaslamayı, kimi zaman şahsımıza göre kötü diye değerlendirdiklerimizle de yapmayı denesek nasıl olur acaba? Bence faydalı olur. Bu beynimizde kurduğumuz kıyaslamalar, karşılaştırmalar bazen gözler önüne de seriliyor ki bu da pek bir çirkin oluyor... Kızııımm bak Emre sınavdan X alarak geçmiş sen neden Y aldın, Mehmeet bak Ayşenin kocası Ayşe'ye araba almış sende bana alsana, Kereeeem Jale'nin kocası her sabah kahvaltıyı hazırlarmış sende bu sabah hazırlasana, Anneee onun şuyu var sende bana bunu alsanaa vs vs vs bu benzetmelerin son cümleleri bazense hakaret bazlı oluyor ''işte bak sen şöylesin, millet böyle''... Çirkin. İstekler, arzular bazen böyle görerekte şekillenebiliyor. İstekler masumane de olabilir. Ancak insan, kıskanclıkla arzulamamalı isteklerini ya da ''desinler'' diye istememeli birşeyleri. Kıyaslamaların şakayla karışık vaziyeti bile hoş değil aslında. Kimse kimseyle kıyaslanmamalı... Sonuç itibariyle herkes bambaşka bir yapıya sahip. Karşı tarafıda beklentilere göre şekillendirmeye çalışmak yanlış, gereksiz ve zaman kaybı... Belli bir yaştan sonra zaten kim nasıl isterse öyle davranır, öyle yaşar hayatını... Yanınızdakileri belli kalıplara sokmaya çalışmanız yersiz bir tutum olur. Size de yapılsa eminimki hoş bulmazsınız. Kimseyi değiştirmeye çalışmayınız. Kimsenin de sizi değiştirmeye çalışmasına izin vermeyiniz. Kişiler ancak kendi arzusuyla değişebilir... Mutluluğun formülü çok açık; Arzular ve beklentiler iyi niyetle gönülden istenmeli. Eldekilerle yetinmeyi bilmeli ve şükretmeli. Kıyaslama ve karşılaştırmalara son verilmeli...
Sevgiler.

30 Kasım 2011 Çarşamba

5 PARMAĞIN 5 İ BİR Mİ ?

Kafamızda putlaşmış düşüncelerimiz, yargılarımız var... Üstüne bir şey katamadığımız, derinine inemediğimiz...
Bu duruma sebep olabilecek 2 husus var...
  1. Bilgisizlik ya da eksik bilgi...
  2. Korkular... Yaşanmış ya da yaşanılabilir hüzünlere karşı savunma mekanizması...
Önyargılarımıza da bu 2 husus sebep oluyor...
Bir konuda pek bir bilgin yoksa, sağdan soldan duyduklarınla düşünmeye mahkumsundur ve eğer kaynak sağlıklı bilgi sağlamıyorsa yanlış veya eksik bilgiler senin bildiklerin olur ve onunla öter durursun. Yani bir konuda ahkam kesebilmek için, sağlıklı düşünebilmek için, bir yargılama yapabilmek için öncelikle konuyla ilgili geniş ve kesin bir bilgiye sahip olmalıyız. Ben çok kızıyorum daracık pencerisinden kulaktan dolma ötenlere... Neyse gel gelelim doğru ve geniş bir bilgiye sahibiz, bu noktada da hemen ben biliyorum edalarıyla ukalalığa luzum yok. Bu kez de benim bu konuda epey bilgim var deyip o geniş bilgi doğrultusunda bakıyoruz çevremize... Her zaman her konuda kesintisiz bilgi sahibi olamayız... Yeni ve farklı fikirlere açık olmalıyız. Dinlemeliyiz, anlamalıyız ondan sonra tartıp düşünüp konuşmalıyız... O putlaşmış düşünceleri arada bir gözden geçirmeliyiz. Gerekiyorsa yıkmalıyız... Beynimizde yargıladığımız kişiler ve yargı koyduğumuz konular önyargılar sebebiyle mi oluşuyor? Buna dikkat etmeliyiz...
Korkularımız var. Farkına vardığımız ya da farkında bile olmadığımız biliçaltımızda ki korkular... Yaşanmışlıkların, gördüklerimizin, duyduklarımızın sebep olduğu korkular bunlar... En beteri ise yaşayıp, yara aldığımız ve tekrar yara almaktan korktuğumuz korkular... Bu korku hayata ve insanlara karşıda güvensiz kılabiliyor. Korkularımızıda tıpkı o putlaşmış düşüncelerimiz gibi yıkmalıyız... Hayata karşı cesur olmazsak yerimizde sayar dururuz. Her anlamda risk alıyoruz yaşarken ve bu riskleri alırken bu korkularımızla baş edemezsek hiç yol kat edemeyiz.
Evet şimdi konumuzu toparlayacak olursak; bu ve bu gibi durumlarda öncelikli felsefemiz '' 5 parmağın 5 inin bir olmadığı'' olması gerekiyor. İnsanlara karşı birtakım önyargılarla bakarken şunu düşünebilirmiyiz lütfen; Düşünün aynı anneden ve aynı babadan meydana gelen 3 tane çocuğu düşünün... Hiçbiri diğerine benziyormu? Benzemez çünkü her insan, çevresi ve algısı bakımdan farklı bir yapıya sahiptir. 2 kardeş birbirine benzemezken biz nasıl ufak detaylarla yargılama yapabiliyoruz direk anlayamıyorum...Önyargılarımızla baş edip, onları yok etmeliyiz. Yok o Veliye benziyor, yok o kürt, yok o çok konuşuyor, yok o şöyle baktı, yok o böyle dedi, yok o alevi, yok o dövmeli, yok mesaj atmıyor, yok bu aramadı, yok o çok soğuk davrandı, yok o şuralı... Bu yoklar bitmez... Önyargılara sebep takıntılarda çoktur... Ama bazense karşıdan aldığımız enerji önyargıyı oluşturur... Neyse ne, bu duruma dur dememiz hayat akışımızda birçok şeyin olduğundan daha olumlu yönde gitmesine kapıları aralayacaktır...
Eveeet ne diyormuşuz; 5 PARMAĞIN 5 İ BİR DEĞİLDİR!

23 Kasım 2011 Çarşamba

Kısa Kısa

-Yaşınız kaç olursa olsun, karşınızdaki insan kim olursa olsun size hakaret etme luksu yoktur. Hele ki gereksiz yere, haksız yere... O kadar çok psikolojisi bozuk insanlar var ki, sizi kendilerine stres topu olarak seçebilirler... İzin vermeyin. Kabullenmeyin o itamları. Ezdirmeyin kendinizi.
-Arkanı dönüp gitmen gerekir bazen... İstesen de istemesen de gitmen gerekir... Arkamda bıraktığım izlerle, arkama bakmadan gidiyorum.

-Bazen birtakım şeyleri çok iyi bilsek de, bilmiyorumu oynarız. Bazen bildiklerimizle yüzleşmek yerine, bilmek istediklerimizi yanımıza alırız. Yapmayalım! Bu sadece gereksiz zaman kaybı... Ruhunu acıtsa da gerçek, o gerçeği kabullenmek zorundasındır!

-Eleştiri ile hakaret arasında çok ince bir çizgi vardır...

-İnsan kalitesini giydiği kıyafetlerin kalitesi sanan ahmaklar... Siz satılık insanları, satın almak ne kolay!

-Terazinin bir sağ tarafı, bir sol tarafı ağır basıyor. Bir dengede durmuyor. Ne alsam ne koysam bir dengeyi yakalayamadım. Bende koyduğum herşeyi kaldırıyorum artık ve ancak boş kalınca dengeyi yakalıyorum. Eğer dengeyi yakalayamıyorsan kaldır at içindekileri! Zorlama!

11 Kasım 2011 Cuma

TANIMAK...

Benim bir iddiam var. Bu dünyada hiçkimseyi tam anlamıyla tanıyamazsınız... Anneninizi, babanızı, kardeşinizi, kocanızı bile... 

Vakit kaybetmeden, bu düşünceme sebep olarak sunacaklarıma gelelim;

1- Gösterileni görüyoruz. Anlatılanları biliyoruz. Herkes kendini bize tam anlamıyla sunmuyor. Bizse gördüğümüzü, duyduğumuzu anlamak istediğimiz gibi yorumluyoruz.
2- Hayatımızda her an değişime mahkumuz... Bu mahkumiyet bizim şahsi kimliğimizde de zaman zaman oynama yapmaktadır. Bazen bir kelime bile yeter birtakım şeylerin değişmesine... Her zaman söylerim değişemeyecek tek şey değişimdir... 5 yıl öncesine bir gidin bakalım birçok şeyi, şuan ki gibimi düşünüyordunuz? Farklıydı... Zaman geçtikçe de farklılaşacak...
3- İnsanlar özel hayatında farklı, iş hayatında farklı bir kimliğe bürünürler. Nitekim bu böyle olması da gerekir. İş hayatınızdan tanıdığınız A kişi ve A kişi hakkında düşündükleriniz onun özel hayatına girince çok farklı bir hal alabilir.
Bu sebeplerden ötürüdür ki bence kimseyi tam anlamıyla tanıyamayız... Tabi kimsede bizi tam anlamıyla tanıyamaz...
Hayatın her alanında riskli durumlarla karşı karşıyayız... İnsanlar yönünde de bu böyle... Zaman her ne kadar birçok şeyi çözmede yardımcı olsada, risk hükmünü sürer. Düşüncelerim sizlere çok şüpheci bir yaklaşım gibi gelebilir ancak mantıklı bir bakış açısı bunu gayet iyi anlar diye düşünüyorum...
Dilerim değişimler, güzel kazanımlarla olumlu yönde olur...

1 Kasım 2011 Salı

Umut ve Hayal

28.09.2010
18:50
Yolculuğum bazen havada bazen karada...
Yolcuyum tükenmek bilmeyen bir yolda...
Yolun sonu görünmüyor, git git bitmiyor...
Arada durup soluklanıyorum, umut dolu...
Kısa sürüyor umudum.
Bir bakıyorum vapurun vakti gelmiş, koşuyorum.
Bitmek bilmeyen bir istikamete doğru koşuyorum...
Bitmek bilmeyen birşey daha var;
Adı umut.
Bitiyor diyorum, işte yolun bittiği limanım...
Aldanıyorum...
Umudun en yakın arkadaşını tanıyormusunuz?
Ben tanıyorum hemde çok yakından.
Onun adı ise hayal.
Hayal hep kandırıyor umudu.
Hayal o kadar saf ve temiz ki,
Umut hemen inanıyor ona.
İnanmamak işten değil, hayalin içtenliğine...
Hayal inandıklarının peşinde, inanarak yanıltıyor umudu...
Hayal umuda, umut ise hayale aşık.
Ayıramazsınız onları.
Aralarındaki bağı, aralarındaki çekimi,
Koparamazsınız.
Hayalin bir bakışı, bir gülüşü;
Yeterlidir umuda...
Yeter ki görsün hayalini...
19:20

Vazgeçemiyorum!

27.12.2010
17:25
Kullandığın sigaradan başka bir marka sigara içmek istemezsin. Ancak gün gelir başka bir tada tutulur diğer sigarayı bırakırsın ve artık bu sigaradan başka bir sigara içmek istemezsin.
Birinden hoşlanırsın öyle ya da böyle sonu hüsran olduğunda unutamayacağını sanıp dövünürsün. Sonra gün gelir bir başkasından hoşlanırsın ve neticede bir önceki hüsranının yerini yepyeni duygular alır, diğeri unutulur.
Yeni aldığın bir ceket bir süre üstünden düşmez. Daha sonra rafa kalkar yerini bir başka ceket alır.
İnsanoğlunun vazgeçilmez gördüğü her ne varsa zaman içinde vazgeçilmez olmadığını ortaya koyar.
Ciğerini mahveden o sigara, ciğeri yakan o insan, ciğerini ısıtan o ceket... Aslında hepsi vazgeçilebilir ögelerdir.
Çünkü hiçbir şey vazgeçilmez değildir!
Vazgeçin, ''vazgeçemiyorum'' lafından!
Gerekiyorsa kopacaksın alışkanlıklarından!
17:35

18 Ekim 2011 Salı

Dizikoliklik

Dizikolik; Dizisi ya da dizileri sırasında iptal durumda olan, hayatı dizi ya da dizilerine göre programlayan kişi. Günümüzde büyük küçük herkesin takip ettiği en az bir dizi var. Dizilere çok bağlanılıyor. Hemen hemen hepimiz dizikolik olmuş durumdayız. O gün iple çekiliyor, izlerken tam konsantre bir halde gözler diziden ayrılmıyor. Dizikolik dizi saatinde, çok kayda değer bir durum olmadığı sürece plan yapmıyor, yapamıyor... Misafir gelecekse istemeyerek kabul edenler hatta etmeyenler mevcut durumda... Reklam aralarında kıpırdanıyor, nefes almak anımsanıyor. Dizikolik, dizi esnasında çevreden bir soru ya da bir konuşma duyarsa hemen bir susturma çabasına girişiyor. 



Gelelim dizikoliklerin diziyi kaçırmayıp diğer kaçırdıklarına; Diziler farkına varmadan hayatımızı önemli derecede etkiliyor. İnsanoğlunun düşünceleri, gördüklerini-duyduklarını-yaşadıklarını beyninde harmanlaya harmanlaya kıvamını alıyor... Hem görsel hem işitsel bir ortamda izlediğimiz diziler, düşüncelerimizde bu nedenle büyük etki oluşturuyor... Senaristlerin kafalarında kurguladıkları hayali yaşam, sanki gerçekmiş gibi bizim arzularımızı tetikliyor. Görüyoruz, beğeniyoruz, istiyoruz... Beklentilerimiz bile şekil değiştirebiliyor... Yapı olarak hep daha fazlasını arzulayan bizler, izlediklerimizden etkilenişimiz doğrultusunda tatminsizlik yaşıyoruz. Savunmamız ise ama olmayacak şeyler değil ki! O da şöyle yapabilirdi vs vs Ruhsal dengemizde bozuluyor... Çok neşeli bir halde dizisinin başına oturan dizikolik, 5-10 dakika sonra dizisinin gidişatı dolayısıyla hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Boşu boşuna bir hayal ürünü uğruna mutsuz olunuyor. Aksi durumlarda mevcut esas oğlan ve esas kız en nihayetinde kavuşursa bu kez de dizikoliğimiz büyük ama saçma bir sevinç duyuyor. Elbette hayatımızda ağlamaya da ihtiyacımız var gülmeye de fakat kendi yaşamımızda tüm bu duyguları zaten yer yer yaşamaktayız... Ayrıca hepimizin hayatı bir dizi ve bu sebeptende, kendimizi televizyon dizisindeki karakterlerin yerine koyup onu yaşamak yerine kendi dizimize daha çok vakit ayırıp, hayatımızı yaşamak bana daha mantıklı geliyor... Eeee yazıyı sonlandırırken bir de itirafta bulunayım benimde hayatımda dizikolik olduğum zamanlar oldu :) Bunca ahkamı kestin sende mi diyebilirsiniz ama Muhteşem Yüzyılı her hafta merakla izlemekteyim :)

13 Ekim 2011 Perşembe

Masumiyetimiz Azalıyor

Samsunda bulunduğum günlerde küçük bir kız çocuğu ile tanıştım. Tanıştığımız gün anaokulana yeni başladığı ilk okul günüydü... Bana neler yaptıklarını ve öğretmenini anlattı. Heycanı her halinden okunuyordu. Gözleri ise ışıl ışıldı. Mutluydu, umutluydu. Barbieli kalemtraşı onun için çok değerliydi... Onu öyle görünce içim bir tuhaf oldu. Savunmasız, herşeyden habersiz, çok mutlu ve bir o kadarda masum... Hayata kendi masumiyetiyle bakan ve öyle seven çocuklar... Hepimiz çocuk olduk, hepimiz masumduk. Peki neydi bu masumiyeti bu kadar örten, eksilten nedenler?
-          Hırs
-          Bencillik
-          Para arzusu
-          Toplum
-          Çevre
Neyse ne büyüdükçe masumiyetimiz azalıyor... Kalanınında üstü örtülüyor...
Küçük şeylerden mutlu olmayı bilen en yüce varlık çocuklar...
Bizlerse yeri geldiğinde içimizdeki çocuğu salmalıyız...

2 Aydır Yoktum Da...

Uzun süren tatilimin ardından çok kıymetli bloguma sıra gelmiş bulunmaktadır. Pek fazla okuyanım olmamasına rağmen yazmayı seven ben Tuba Genç, bunu burdan sürdürmeye devam etmeyi planlıyorum...
Tatilde evvelinde hiç tanışmamış olduğum Samsun’a gittim. Çok beğendim. Bence enfes bir il... Tarihi adım adım gözler önüne seren bir yer... Bandırma Vapuru’nu mükemmel yansıtmışlar... Amisos Tepesine teleferikle çıkıyorsunuz ve Samsun ayaklarınızın altında kalıyor... Yaz için de ideal, denizi de (biraz fazla dalgalı) plajları da tertemiz...
Detaylara girmek istemiyorum. Samsun’u sevdim.

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Sıkıldımcılar…

Sıkıldımcılar…
Yığınla sıkıldımcı tanıyorum... Değişik gelmiş olabilecek tabirimle şu sürekli sıkıldım diyen kitleden söz ediyorum. Hemen hemen her gün internet başında saatlerini geçiren ve sağa sola sıkıldımmm diyenlerden. Sıradan kısa süren bir can sıkıntısını anlayabiliyorum. Hatta yaşadığımda oluyor. Fakat hemen her gün vaktini boş boş harcayan ardından bana gelip sıkıldım diyen insanlardan ben hakikaten çok sıkıldım… Yapılabilecek o kadar çok şey ve o kadar çok olanak var ki… Ama bizler bazen körleşiyoruz. Zamanın kıymetini bilmiyoruz. Yeniliğe, değişime kafamızı uzatıp bakmayı dahi düşünemediğimiz anlar oluyor. Bir kutunun içinde dönüp duruyoruz sanki. Oradan çıkmaktan korkanı var, oradan başka yerler olduğunu bile bilmeyeni var. Var oğlu var… Onca varın arasında aslında büyük bir yokluktayız… Pineklemek en kolayı ve insanların birçoğu kolayın olduğu noktada yer alıyor. O kadar çok neden niçinim var ki… Örneğin bir tanesini itiraf etmek gerekirse bende bazen bu insanlardan oluyorum… Neden bile bile lades?
Hayatta en katlanılmaz olan şeylerden biri ise bir şeyi bilip tam anlamıyla uygulayamamanın vermiş olduğu o ‘aptal mısın’ hissi…

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Yalnızlık...

Yalnızlık. Nedir bu isyanı yalnızlık.
İnsanoğlun en büyük  korkularından biridir. Günümüz gençliğinin en gözde isyanlarındandır. Hemen hemen herkeste içten içe bir yalnız kalma korkusu vardır. Bu korku büyüyüp bir psikolojik hastalık haline gelebilmektedir. Gözünde gereksiz yere durumu büyütenler frene basmalıdır.
Kimileri de hoşnuttur bu durumdan ama benim izlenimime göre bu çok küçük bir azınlıktan ibaret.
Literatürlerde yalnızlık, bir duygu ve ruh hali diye geçiyor. Yoğun yaşanan bir duygudur. Yalnızlık psikolojisinin birçok çeşidi vardır…
Bu konuda benim de bir sitemim var. Bazı insanlar yalnız olmadıkları halde yalnızlıktan yakınıyor. İçsel yalnızlığını beyninde her geçen gün besleyerek yetiştiriyor. Ardından insanı yavaş yavaş saran bu duygu zamanla bir hastalığa dönüşüyor. Melankolik insanları sevmiyorum...
Ah birde gerçek yalnızlar var. Bakın onlara sözüm yok. Onlar yaşar bu duyguyu taa derinden…

Nazım Hikmetin de dediği gibi;

Bilmezler yalnız yaşamayanlar,
Nasıl korku verir sessizlik insana;
İnsan nasıl konuşur kendisiyle;
Nasıl koşar aynalara,
Bir cana hasret,
Bilmezler.
Garibim,
Ne bir güzel var avutacak gönlümü bu şehirde,
Ne de tanıdık bir çehre.

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Sabırlı Olmak Ya Da Olmamak

İnsan her daim ruh hali bir başka kalıbı alabilecek, evrende var olan en donanımlı varlık…
Öyle dolup taşarız ki bazen birden fazla duyguyu aynı anda içimizde barındırırız. İşte o anlar en tehlikeli olan anlardır... Olumlu düşünmeye, öfkesini bastırmaya çalışmalı olan insan, en çok o dolup taşdığı anlarda zorlanır. Hakim olamaz kendine, hükmedemez beynine eline koluna diline... İnsan dediğin kendini frenlemeyi bilecek arkadaş. Sözünü ettiğim o en zor anlarda tutumlarını düşünerek sergileyecek. Gerekirse birden fazla düşünerek. Ki pişmanlıklar sıralanmasın. İnsan en çok bu zamanlarında pişmanlıklarını yaratır. Bu da o anlarda düşünebilme özelliği göz ardı etmesinden ileri gelir. Düşün insan düşün… Ne demeliyim, ne yapmalıyım diye… Ama sabırsızız, tepkilerimizi acele veririz. Acele işlerde çoğu zaman anlık fikirlerden oluştuğundan yanlışlar doğurur. Bu yüzden sabırlı bir insan olmalıyız. Eğer aceleciysek bir dönün geçmişinize bakın bu durum neler doğurmuş. Ondan sonra sabırlı ya da sabırsız olmak size kalsın. Ben böyleyim napayım diyen insanlar var. Duyuyorum... Ben böyleyim, benim kişiliğim bu, yapım böyle diyenler işte siz aynı zamanda tembel insanlarsınız. Üşengeçsiniz. Gelişmek için değişmek gerektiğini bilmeyen ya da unutan grupsunuz. Hemen sunmuş olduğunuz bahaneleri yutup, silkelenin. Her şey kişinin elindedir… Değişmekte, yerinde saymakta… Şimdi ben susuyorum ve sizi kendinizle baş başa bırakıyorum...