18 Ekim 2011 Salı

Dizikoliklik

Dizikolik; Dizisi ya da dizileri sırasında iptal durumda olan, hayatı dizi ya da dizilerine göre programlayan kişi. Günümüzde büyük küçük herkesin takip ettiği en az bir dizi var. Dizilere çok bağlanılıyor. Hemen hemen hepimiz dizikolik olmuş durumdayız. O gün iple çekiliyor, izlerken tam konsantre bir halde gözler diziden ayrılmıyor. Dizikolik dizi saatinde, çok kayda değer bir durum olmadığı sürece plan yapmıyor, yapamıyor... Misafir gelecekse istemeyerek kabul edenler hatta etmeyenler mevcut durumda... Reklam aralarında kıpırdanıyor, nefes almak anımsanıyor. Dizikolik, dizi esnasında çevreden bir soru ya da bir konuşma duyarsa hemen bir susturma çabasına girişiyor. 



Gelelim dizikoliklerin diziyi kaçırmayıp diğer kaçırdıklarına; Diziler farkına varmadan hayatımızı önemli derecede etkiliyor. İnsanoğlunun düşünceleri, gördüklerini-duyduklarını-yaşadıklarını beyninde harmanlaya harmanlaya kıvamını alıyor... Hem görsel hem işitsel bir ortamda izlediğimiz diziler, düşüncelerimizde bu nedenle büyük etki oluşturuyor... Senaristlerin kafalarında kurguladıkları hayali yaşam, sanki gerçekmiş gibi bizim arzularımızı tetikliyor. Görüyoruz, beğeniyoruz, istiyoruz... Beklentilerimiz bile şekil değiştirebiliyor... Yapı olarak hep daha fazlasını arzulayan bizler, izlediklerimizden etkilenişimiz doğrultusunda tatminsizlik yaşıyoruz. Savunmamız ise ama olmayacak şeyler değil ki! O da şöyle yapabilirdi vs vs Ruhsal dengemizde bozuluyor... Çok neşeli bir halde dizisinin başına oturan dizikolik, 5-10 dakika sonra dizisinin gidişatı dolayısıyla hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Boşu boşuna bir hayal ürünü uğruna mutsuz olunuyor. Aksi durumlarda mevcut esas oğlan ve esas kız en nihayetinde kavuşursa bu kez de dizikoliğimiz büyük ama saçma bir sevinç duyuyor. Elbette hayatımızda ağlamaya da ihtiyacımız var gülmeye de fakat kendi yaşamımızda tüm bu duyguları zaten yer yer yaşamaktayız... Ayrıca hepimizin hayatı bir dizi ve bu sebeptende, kendimizi televizyon dizisindeki karakterlerin yerine koyup onu yaşamak yerine kendi dizimize daha çok vakit ayırıp, hayatımızı yaşamak bana daha mantıklı geliyor... Eeee yazıyı sonlandırırken bir de itirafta bulunayım benimde hayatımda dizikolik olduğum zamanlar oldu :) Bunca ahkamı kestin sende mi diyebilirsiniz ama Muhteşem Yüzyılı her hafta merakla izlemekteyim :)

13 Ekim 2011 Perşembe

Masumiyetimiz Azalıyor

Samsunda bulunduğum günlerde küçük bir kız çocuğu ile tanıştım. Tanıştığımız gün anaokulana yeni başladığı ilk okul günüydü... Bana neler yaptıklarını ve öğretmenini anlattı. Heycanı her halinden okunuyordu. Gözleri ise ışıl ışıldı. Mutluydu, umutluydu. Barbieli kalemtraşı onun için çok değerliydi... Onu öyle görünce içim bir tuhaf oldu. Savunmasız, herşeyden habersiz, çok mutlu ve bir o kadarda masum... Hayata kendi masumiyetiyle bakan ve öyle seven çocuklar... Hepimiz çocuk olduk, hepimiz masumduk. Peki neydi bu masumiyeti bu kadar örten, eksilten nedenler?
-          Hırs
-          Bencillik
-          Para arzusu
-          Toplum
-          Çevre
Neyse ne büyüdükçe masumiyetimiz azalıyor... Kalanınında üstü örtülüyor...
Küçük şeylerden mutlu olmayı bilen en yüce varlık çocuklar...
Bizlerse yeri geldiğinde içimizdeki çocuğu salmalıyız...

2 Aydır Yoktum Da...

Uzun süren tatilimin ardından çok kıymetli bloguma sıra gelmiş bulunmaktadır. Pek fazla okuyanım olmamasına rağmen yazmayı seven ben Tuba Genç, bunu burdan sürdürmeye devam etmeyi planlıyorum...
Tatilde evvelinde hiç tanışmamış olduğum Samsun’a gittim. Çok beğendim. Bence enfes bir il... Tarihi adım adım gözler önüne seren bir yer... Bandırma Vapuru’nu mükemmel yansıtmışlar... Amisos Tepesine teleferikle çıkıyorsunuz ve Samsun ayaklarınızın altında kalıyor... Yaz için de ideal, denizi de (biraz fazla dalgalı) plajları da tertemiz...
Detaylara girmek istemiyorum. Samsun’u sevdim.